20 Nisan 2016 Çarşamba

Kâğıdın ve Yazının Serüveni


Kâğıdın ve Yazının Serüveni TYB 20. Dönem Yazar Okulunun bu haftaki konuğu “Yazının tarihi” konulu sunumu ile Yıldırım Beyazıt Üniversitesi tarih Bölümü öğretim üyesi Sıddık Çalık idi.
İnsanlığın M.Ö. 10.000-8.000’lerde yerleşik hale geçtiler ve bu sıralarda mağara ve ağaç kovuklarında yaşamaktaydılar ve avcılıkla ve toplayıcılıkla geçinen insanların M.Ö.8000’lerde köy hayatına geçtiler. İlk medeniyet izlerinin Mezopotamya’da ortaya çıktığını ancak en eski yerleşim yerlerinin Anadolu’da olduğunu, Konya ve Urfa’da M.Ö. 5000 ve 4000 yıllarına ait yerleşim yerlerinin bulunduğu bilinmektedir. Ancak esas şehirleşme olgusu M.Ö. 3500-3000 arasında Mezopotamya’da Sümerler ile başlamıştır. İnsanlığın yerleşik hayata geçmesinden itibaren M.Ö: 3500’lerde Sümerler döneminde ortaya çıkan şehirler ve şehirleşme kültürü ile paralel biçimde yazının da ortaya çıktığını görüyoruz. Yazı ile şehirleşme birlikte gelişiyor ve arasında sıkı bir ilişki bulunuyor.
Sümerlerde “Mabed ekonomisi” ile yazı gerekli hale geldi. Herkes ürettiğini mabetlere getirdi, din adamları üretilen malların topluma eşit biçimde paylaştırılmasına ve dağıtılmasına aracılık ettiler. Üretilen malını verenler takas ve alışveriş yaptılar. Buğdayı, hayvanı getiriyorlardı, başka ihtiyaçlarını gideriyorlardı. Bu süreçte yazı yavaş yavaş gerekli hale geldi. Alınan ürün çeşitli çizgilerle kayıt edilme ihtiyacı doğdu. Mabetteki aracılar her ürünün sayısı kaydediliyordu. Bunun için bir çizik atıyordu. Böylece M.Ö. 3200’lerde yazı ortaya çıktı ve diğer coğrafyalara yayıldı. Yazı Sümerlerden Anadolu’ya, Mısıra yayılıyor.
M.Ö. 3200-2900’lerde yazı (hiyeroglif) ortaya çıkıyor. Bu dönemde Mısır ayrı bir medeniyet, Mezopotamya ayrı bir medeniyet olarak bulunuyor. Mezopotamya’da Sümerler Çivi yazısı kullanırken Mısırda daha gelişmiş yöntemle resim yazı denilen Hiyeroglif kullanılıyor.
M.Ö. 2000’lerde Anadolu’da Hititlerde çivi yazısı kullanılırken, aynı dönemlerde uzaklarda Çin ve Hindistan’da Mezopotamya’dan bağımsız olarak ayrı bir uygarlık ve yazı şekilleri gelişti. Her bölgenin coğrafi ve iklim koşulları o bölgenin uygarlık anlayışını ve dolayısıyla yazı biçimini etkiliyor. Her uygarlığın bakış açısı farklıdır. İnsanlar neyi görüyorsa onu yazıya dökmeye çalışıyor. Kediyi gören insanlar onu bir şekilde yazı ile ifade etmeye çalışıyor. Kedinin oluşturduğu sembol farklı olabiliyor. Böylece bir nesne için farklı algılar ve farklı yazı şekilleri ortaya çıkıyor.
Yazı şekilleri
Temel olarak iki türlü yazı ortaya çıkıyor:
  1. Resim: Şekiller ve semboller
  2. Çivi yazısı
Çin, Japonya ve Mısırda semboller, resimlerle yazı biçimi, Sümerlerde ise çivi yazısı ortaya çıkıyor. Mezopotamya her ne kadar diğer medeniyetleri yazı konusunda etkilemiş olsa da Çin kendi içinde kapalı kendi etki alanına sahip kendi iç etkenleri olan ayrı bir medeniyettir. Çin seddi ile kuzeyden ve güneyden okyanusla kendi içinde kapalı bir medeniyettir. Nitekim batı Çin’i 17. yy da tanıyabilmiştir.
Çivi yazısı da sembollerdir aslında. İlkyazı M.Ö. 1000’lerden itibaren semboller Fenikeliler ile alfabeye dönüştü. Fenike alfabesi, tahminen MÖ 1050 yılında ortaya çıkmış, Fenike dilini yazmak için kullanılmıştır. Günümüzde kullanılan birçok modern alfabe de Fenike alfabesinden etkilendiği ifade edilmektedir.
Mısırlılar çok iyi gözlem yapabildiklerinden dolayı resim yazıya önem vermişler ve hiyeroglifi geliştirmişlerdir. Mısır medeniyeti bilimin temeli sayılır ve bilimde öndedir. Yazı daha çok Mısırda etkili oldu. Bunun sebebi papirüstür. Papirüs Mısır yazı sanatı için önemlidir.
Yazı öncelikle gündelik alışveriş, haberleşme, anlaşma ve dini metinler için kullanıldı. Yazı önce tabletler, pişirilmiş toprak malzemeler üzerine yazıldı. Daha sonra bitki yaprağı, kemikler ve atık kağıda geçildi. M.S. 1000’lerde kâğıt artık egemen oldu.
Kâğıt M.Ö. 200’lere Çin’de bulunmuştur. Araplar Talas savaşıyla birlikte kâğıt yayıldı. M.S. 600-700’lerde Uygurlar kâğıdın gündelik hayatta kullanımını yaygınlaştırdılar. Türkler Müslüman olduktan sonra kâğıdı Çin’den alıp Semerkant’a getirdi, üretilen kâğıt oradan Bağdat’a geldi. Daha sonra Kuzey Afrika üzerinden Endülüs yoluyla batı kâğıdı tanıdı. Esas kültür devrimi kâğıdın yaygınlaşmasıyla başladı oluştu.
Yazı yazılan materyaller bölgesel olarak değişmekteydi. Tabletler (pişmiş topraklar), Asur tabletler, Sümer tabletleri, kullanılmış daha sonra Kuzey Afrika’da bambu ağacı ve papirüs yazı için önemli bir kaynak olmuştur. Kemik, deri, bitki yapraklarına da yazılar yazılmıştır. Kuranın ilk nüshaları papirüs üzerine yazılmıştır. Papirüs kolay saklanabilen ve kolay taşınabilen bir materyal değildi ama buna rağmen uzun süre Arabistan’dan Anadolu’ya kadar yaygın olarak kullanıldı.
İtalyanlar daha sonra 12. Ve 13. Yy da kâğıt üretmeye başladılar. Buradan İtalya’nın kuzeyine ve Almanya’ya yayılacaktır.
Kitabın serüveni
Kitap iki türlü bir aşama geçirdi.
  1. Rulo: M.Ö. 1000’lerde daha çok rulo türü yazılar vardı. Rulo geleneği papirüsle birlikte kullanılmaya başlandı. Tabletten kâğıda geçiş aşamasında kullanıldı.
  2. Kodeks: 10 tane papirüs yaprağı parşömen bir araya getirilerek kodeks yani kitabın ilkel hali ortaya çıktı. Kodeks Hristiyanlıkla birlikte yaygınlaştı. Daha çok dini metinler yazılıyordu. İskenderiye kütüphanesinde bu kodekslerden pek çok sayıda bulunuyordu. Tabletler eskidikçe kodeksler kullanılmaya başlandı. Balmumu kodekslerine ilk dini metinler yazıldı. Bunlara yazılar yazılıp silinebiliyor ve yeniden yazılabiliyordu.
  3. Kitap: Kâğıdın kitaba dönüşmesiyle yazının yayılma hızı artıyor.
İslam’ın yazının gelişimindeki rolü
Kâğıdı kullanmak ve yaygın hale gelmesi İslam medeniyeti ile mümkün hale gelmiştir. Kuran ve hadisler dini metinler kâğıda yazılıyor ve yayılıyordu. M.S. 880den sonra kâğıt inanılmaz biçimde yaygınlaşıyor. Endülüs’ten Orta Avrupa’ya kadar kâğıdın yayılması İslam sayesinde olmuştur. İlhanlılar döneminde kâğıdın ebadı büyümüş ve Kuran yazımı, proje çizimi gibi alanlarda daha kullanışlı hale gelmiştir. İlk kitap 900’lerde Bağdat’ta yazılıyor. İstinsah yani kitap çoğaltma geleneği ile 950’lerde elyazması kitap çoğalıyor. 11., 12, 13 ve 14. yy da elde bulunan el yazma kitap sayısı 250’yi geçmiyor. En fazla el yazma eser Türkiye’dedir. Bu konuda tespit edilen sayı yaklaşık bir milyon civarındadır.
Sanayi devrimi ile kâğıt 1801’de gündelik hayatta kullanılmaya başlanmıştır. Tomruklardan kağıt yapım işi İngiltere’de selülozik kimyasal destekle de kağıdın ucuzlamasına, kağıda paralel matbaanın da gelişmesi ile gazete, kitabın yayılmasına çoğalmasına sebep olmuştur. İlk dönemlerde matbaa ile kitap basmak hem pahalı hem de zahmetli idi. En fazla 500 kitap basımı yapılıyor bu kitaplar satılamayıp elde kalıyordu.. Çok ilginçtir aynı dönemde matbaada sınırlı sayıda kitap basımı yapılırken, sadece bir haftada 25.000in üzerinde kitap, el yazma yöntemiyle yazılabiliyordu. Osmanlı döneminde dini kitaplar basılmamak kaydıyla İbrahim Müteferrika tarafından matbaa kurulmuş ve yaygınlaştırılmıştır.
Sonuç olarak Sümerlilerin çivi yazısından Fenikelilerin bulduğu alfabe ile insanoğlunun ihtiyacı olan gündelik işlemler ve dini metinlerin üzerine yazının yazılacağı kâğıdın Çin’de bulunması ve Müslümanlar tarafından tüm dünyaya İslam’la birlikte yaygınlaştırılması ile kitaba dönüşen kâğıt, medeniyetlerin gelişmesine ve yayılmasına paralel bir etkisi olmuştur ve olmaya devam etmektedir.
Haber: Mehmet Altuntaş

Short Tour in Cappadocia





Short Tour in Cappadocia
Last week on  November 9th, 2011,  I went to Cappadocia. The Cappadocia is very wonderful region of Turkey to see. From around the world many thousands of tourists come to see this place. Pagan believers in Jesus Christ during the Roman times, this region remained under tremendous pressure. Jeus Christ lived here carved out of rocks to prevent from Pagan Romans' attack. There are many churches carved into rocks in Cappadocia.

Goreme, Cappadocia Turkey

Cappadocia which is unique in the world and is a miraculous nature wonder is the common name of the field covered by the provinces of Aksaray, Nevsehir, Nigde, Kayseri and Kirsehir in the Central Anatolian region.

In the upper Myosen period in the Cappadocia region as a result of the vulcanic eruptions occurred in Erciyes, Hasandag and Gulludag, in the region was formed a large tableland from the vulcanic tufas and together with the erosion of the Kizilirmak river and wind over ten thausands of years there appeared the chimney rocks which are a wonder of the nature. In the old Bronze Age the Cappadocia which was the population zone of the Assyrian civilization later has hosted the Hittite, Frig, Pers, Byzantine, Seljuk and Ottoman civilizations. The first Christians escaped from the persecution of the Roman Empire in the 2nd century B.C. came to the Cappadocia over the Antakya and Kayseri and they have settled here. The first Christians finding the underground cities from Cappadocia have been hidden in these underground cities which gates were made in such way in which they couldn't be easily observed and they have escaped from the persecution of the Roman soldiers. Due that they had live in the underground cities for long duration without being able to go out they have developed these underground cities by making provisions rooms, ventilation chimneys, wine production places, churches, abbeys, water wells, toilets and meeting rooms.

In the prehistoric periods the first human settlements have begun and the humans have constructed the underground cities in the volcanic rocks in form of tufa due to protect themselves from the wild animals and they lived for long times in these underground cities. There are so many underground cities on the Cappadocia area of Turkey but the biggest is Derinkuyu Underground City.


Urgup, Cappadocia Turkey

In these cities made in form of rooms connected to each others some of the rooms were connected to each other only with the tunnels tight and permitting passing of just a person. At the access gates of these tunnels there were huge stone rollers used for closing the tunnels for security reasons.

The first populations of the region of Cappadocia were Hatties, Luvies and Hittites. In the 3000-2000 years B.C. the Assyrians have established trade colonies in this region. The Cappaddocian tables with cuneiform in Assyrian language founded at Kanes which are lighting the social and politic life of the period and were in the same time the trade and economical agreements are the firs written tablets of Anatolia. According to these documents in that period in Anatolia were founded small local kingdoms non-depending from a central authority. These had in generally in their hands a little area and were living in peace. The region creating the core of the Hittite Empire later has go under the domination of Phrigia and Pers. The Pers civilization has called this region Katpatuka and its center was Mazaka. When Datames the Satrab (Starab: little district administrator at Pers) of Cappadocia has bear arms against the biggest king of Pers, the other Anatolian Satrabs have been supported him but the revolt has been raided. In 33 b.c. the Big Alexander has captured a big part of Cappadocia. In 188 B.C. The Cappadocia which entered under the Roman domination has been captured in 100 B.C. by the Mithridatesd the king of Pontus but in 63 B.C. Pompeius has defeated Mithridates and took again the Cappadocia under the domination of Rome. In the period of Tiberius the Cappadocia gainded the status of Roman district.



Cappadocia was one of the most important places in the spreading periods of the Christian religion. The first christians trying to escape from the Roman soldiers who wanted to avoid the spreading of the Christian religion have settled in the region of Cappadocia which was so suitable for hiding and so they were able to continue their natures and to spread their religions. Saint Basileious from Kaisera and Saint Gregorios from Nyssa had settled in Cappadocia. In 647 A.C. together with occupation of Kayseri by Muaviye Cappadocia has met with the Arabian invasions. Cappadocia which went under the domination of the Seljuks in 1072 has been added to the lands of Ottoman Empire in 1399 by the Ottoman Sultan Yildirim Beyazit.

Goreme Open Air Museum

Cappadocia which is in our days one of the most important tourism centers of Turkey is visited every year by hundred thousands of tourists coming from every part of the world.

İnsan Hakları ve Demokrasi Konulu Sergi ve Konferans Yapıldı

 

Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesinde İnsan Hakları ve Demokrasi Konulu Sergi ve Konferans Yapıldı.



Eğitim Fakültemiz tarafından düzenlenen “İnsan Hakları ve Demokrasi Konulu” Sergi ve Konferans Üniversitemizde yapıldı. Taşlıçiftlik Yerleşkesi Konferans Salonunda düzenlenen konferansa Valimiz Mustafa Taşkesen, Cumhuriyet Başsavcımız Özkan Gültekin, Rektörümüz Prof. Dr. Mustafa Şahin, Vali Yardımcımız Mustafa Tüysüzoğlu, İl Jandarma Komutanı Jan. Alb. Z. Yusuf Cavlak, İl Emniyet Müdürümüz Osman Balcı, öğretim üyelerimiz ve öğrencilerimizin katıldı. Konferans öncesinde Eğitim Fakültemiz Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Sevim Güven ve Valimiz Mustafa Taşkesen birer açılış konuşması yaptılar.
Daha sonra Başbakanlık İnsan Hakları Başkan Vekili Mehmet Altuntaş tarafından “İnsan Haklarının Kurumsallaşmasında Gelinen Son Durum” konulu konferans verildi. Konferans sonrasında Valimiz Mustafa Taşkesen ve Rektörümüz Prof. Dr. Mustafa Şahin Başbakanlık İnsan Hakları Başkan Vekili Mehmet Altuntaş’a birer teşekkür belgesi ve plaket takdim ettiler. Ayrıca Eğitim Fakültemiz Havuz Başında Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Anabilim Dalı 3. Sınıf Öğrencileri tarafından “ Demokrasi ve İnsan Hakları Fotoğraf ve Karikatür sergisi açılışı yapıldı. Sergi Cumhuriyet Başsavcısı Özkan Gültekin, Rektörümüz prof. Dr. Mustafa Şahin, Başbakanlık İnsan Hakları Başkan Vekili Mehmet Altuntaş, öğretim üyeleri ve öğrenciler tarafından gezildi.

 

 

 

 

 Kaynak: http://www.gop.edu.tr/duyuruAlt.aspx?kimlik=2631

19 Nisan 2016 Salı



KARAYOLU TRAFİK VE YOL GÜVENLİĞİ ARAŞTIRMA DERNEĞİNE ULUSLARARASI ZİYARET
 
27.09.2011 tarihinde Salı günü saat 14.00 de Atatürk Bulvarı 83/10 Kızılay/Ankara adresinde Uluslararası Yol Güvenliği Koordinatörü ve 10 ülke proje koordinatörü Mss Marieannette Otero*, Derneğimize önceden randevu almak suretiyle ziyarete gelmiştir. Adı geçen koordinatör ABD de kurulu ASIRT**  isimli kuruluşunda aynı zamanda koordinatörüdür.

 
Bu toplantıya Karayolu Trafik ve Yol Güvenliği Araştırma Derneği Genel Başkanı İhsan MEMİŞ, Genel Başkan Yardımcısı Sn Semih BAYDAR, üyelerden Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığından Başbakanlık Uzmanı Sn Mehmet ALTUNTAŞ, Sosyal Güvenlik kuruluşundan Sn Güler GÜVENÇ, ODTÜ Teknokentten Sn Uğur SARIBAY ve Ertuğrul DEMİR katılmışlardır. İngilizce çeviri Sn Uğur SARIBAY tarafından yapılmıştır. Hepsinede ayrı ayrı teşekkür ederiz.
 
 
Toplantı tam 1.30 dakika sürmüştür. Derneğimizin kuruluş amacı, üye durumu, çalışmaları, perfonmansı, Türkiyenin durumu, bürokrasinin bakış açısı, mevzuatın yetersiziliği, bayramlarda yaşanan çokça ölümler, TBMM nin meseleye bakış açısı, bu alanda STK ların yetersizliği, gibi çok boyutlu anlatımlar olmuştur.Kendisi bunları ayrı ayrı not almış ve bizim çabamızdan dolayı gelecekte bizimle çalışabileceklerini vurgulamıştır.Ayrıca 10 riskli ülke hakkındada bizlere açıklamalarda bulunmuşlardır.
 
Sn Marieannette Otero yaşı 35 civarında olmasına rağmen konulara hakimiyeti ve aldığı sorumluluğun büyüklüğü ve önemi bakımndan bizlere ulusal boyutta çalışmalarımız içinde aslında örnek olmuştur.
 
Bu iletişimin ardından 29-30 Eylül tarihleri arasında BM Dünya Sağlık Örgütünün Proje çalışmalarına Ben,Semih BAYDAR ve Güler GÜVENÇ ile yani üç kişilik bir heyetle katılarak başırılı bir şekilde Derneğimizi temsil ederek tüm guruplarda temsil edilmiş bulunmaktayız. Bunlar da Derneğimizin tanıtılması, tecrübe  edinmesi, bilgi paylaşımı açısından çok yararlı olmuştur.
 
Bilgilerinize.
 
Karayolu Trafik Ve Yol Güvenliği Araştırma Derneği
 
#*Marieannette Otero is International Program Coordinator for the Association for Safe International Road Travel (ASIRT).
**ASIRT (Association for Safe International Road Travel) is one of the international consortium partners in the Road Safety in Ten Countries (RS10) project and we’re responsible in working with NGOs to support activities and interventions within the RS10 project in Turkey.
 

Gündem Ağır ve Yorgun



Bütçe, Sınırda Ziyaret ve Anayasa Çalışmaları
Dikkat edin terörün zirve yaptığı günler, tesadüf diyemeyeceğimiz olayların hemen öncesine denk geliyor nedense. Geçmişte demokratikleşme temel hak ve özgürlükler alanında her adım atıldığında Türkiye’de istemeyen olaylar yaşandı. Hemen Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesindeydi yine böyle bir baskın yapıldı. Geçen günlerde maliye bakanı Bütçe ile ilgili rakamları açıklarken dikkatimi çekti. İşsizliğin batı ve diğer bölgelere göre fazla olmasından mıdır nedir Hükümet Doğu ve Güneydoğu illerimize ciddi oranlarda yatırım yapmayı planlamış ve bunları bütçeye koymuş. Terörden nemalananların işine gelmeyecek bir gelişme. Artı ekonomik olarak kalkınma sağlanırsa insanlar terörün ağına düşmezler değil mi?  Tam da bu sırada TBMM de Anayasa değişikliği için tüm partiler uzlaşma komisyonu çerçevesinde toplandı ve bir şekilde süreç başladı. Kürt sorunu olarak adlandırılan bu konu artık kökünden halledilmek üzere yola konuldu. Bu da önemli bir gelişme. Tam da bu sırada Cumhurbaşkanımız sınıra gidip askeri birlikleri ziyaret ediyor. Bunlar güzel gelişmeler. Ama bu belli ki birilerini fena rahatsız etmişe benziyor.
Terör meselesi
Çok sevdiğim Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan yazısında şöyle diyor: "Bölücü örgüt, psikolojik üstünlüklerini kaybetmiş durumda. Kumar oynuyor, hata yaptırmaya zorluyor. Bunun için de Türk-Kürt kimliklerini kapıştırıp, bu çatışmadan nemalanmak istiyor. Kürt vatandaşlarımız bu oyuna gelmemeli, terörün ateşine barut taşımamalı. Çünkü Kürtler birinci dünya savaşında bile dış mihrakların oyununa gelmemiş bir millet. Böyle bir durumda farklılıklar üzerinden değil benzerlikler üzerinden ilişki kurmak gerekir. Daha önce birbirine selam vermeyenler şimdi yaşananlara inat selamlaşmalı. Eğer bu yapılırsa her iki taraf da birbirlerinin olumlu yönünü görecektir."
Şehitler Ölmez Vatan Bölünmez
"Olumlu yönlerimizi görelim" diyerek konunun can alıcı noktasına değinen Nevzat TARHAN bence doğru konuşmuş.  Hep kışkırtmalara mı geleceğiz? Hiç mi hırsızın suçu yok? %5 oranda sahip olan BDP ve hadi ona yakın duran terör örgütü ve destekçisi zihniyet var diyelim. Peki geri kalan büyük çoğunluğu niçin bunlara mahkum edelim. Bir de biz suçlar ve dışlarsak Kürtleri hepten kaybederiz. Olumlu tarafına da bakmayı tavsiye eden hocamızın sözü çok değerli, özellikle bu günlerde çok önemlidir. Okul köşelerinde, köşe başlarında manitalarıyla ellerinde sigara tüttüren liseli kız ve erkek grupların/gençliğin şimdi çıkarılmış sokakta /Yüksel Caddesinde "Ya Allah Bismillah Allah-u Ekber" diyor olmaları biraz şaşırtmıyor mu bizi?  Evet doğrudur. Ülke ciddi bir tehdit altında Kızılay’da bomba patlatanlar, sınırda karakol basıp gencecik askerlerimizi şehit edenler var. “Şehitler Ölmez Vatan Bölünmez"  diyerek sokaklara dökülen gençler, ağlayarak oğlunun tabutuna sarılan anne ve babaların cenaze görüntülerini gözlerimize sokarak duygusallığı zirve yaptırarak reyting uğruna yayınlar yapanlar toplumun derin dinamiklerini kanırtarak kanatıyor ve dinamitliyor.
Kaddafi Öldü
Sarkozy’ye Libya'nın petrol paralarını yediren adam. Sarkozy bombalamaya başlayınca Türkiye kurtardı seni değil mi? Kardeşlerini bombalamaya öldürmeye devam ettin söz dinlemedin. Sonra bu hal son hal ölüm yüzünde iğrenç durmuş. Kaddafi bir zamanlar Ankara'da askeri eğitim de almış. Şaşırdım. Dün öldürülen Libya'nın devrik ve öldürülmüş lideri Muammer Kaddafi Kıbrıs çıkartmasında Türkiye'yi destekledi. Amenna, inkâr etmemek lazımdır. Ancak bu bir minnet borcundan kaynaklanmış olamaz mı? Yıllarca Türkiye’den gidip Libya'da yatırım yapan müteahhitlerin parasını almakta zorlandığı dönemlerdi. 1990lar.
1997'de Libya'da çadırda yaptığı ahlaksızlar da neyin nesiydi hala unutamıyorum. Koskoca Başbakan terbiyesini bozmadı yine de. O lafları Recep Tayyip Erdoğan'a yapsaydı derhal kalkar ve yüzüne tükürerek o çadırı terk ederdi. “belli ülkelerin yönlendirmesiyle talimatıyla yaptı diyenler” vardı. “Terör örgütüne destek verirdi” diyenler de oldu. Çadırda sen sayın ve kıymetli merhum başbakanımızı madara duruma düşürdüğünde çok üzmüştün bizi. İşte sonun bu Kaddafi Efendi!
Neyse Kaddafi artık bir ölüdür. Libya Halkı artık kendi özgür yönetimini kuracak. Batılı ülkeler Libya’nın petrolüne çöreklenmeye çalışacaklar. Türkiye onları uyardı ancak laf anlayana tabi. Yeniden inşaat şirketleri gidecekler Libya'ya ve inşaat işçilerimiz yeniden gurbet ellere gidip ekmek parası kazanacaklar. Dış Politika, bir ülkenin diğer ülkelere yönelik tutumu, uluslararası sorunlara savaş ve barış ortamında çözüm aranırken izlediği düşünce ve davranışların tümü. Kısaca ülke menfaatlerini de gözeterek ülkeler arasında dengeli bir siyaset izleme yöntemidir. Kanaatimce Libya konusunda biraz zorlanıldı ancak şartlar gerçekten zordu. Bir yanda orada çalışan binlerce vatandaşımız iki ateş arasında, bir taraftan yatırımlarınız ve müteahhitlerimiz ortada. Fransız uçakları bombaları atmaya başladığında Kaddafi ve muhalifler arasında tarafsız kalınmak zorunda kalındı. Ancak başarılı bir operasyonla insanlarımız Türkiye’ye getirildikten sonra işler değişti. Olan oldu. Bundan sonrasına bakmak lazım artık. Libya halkı ve yönetimle iyi bir diyalog sağlandı. Başbakanımızın oraya gitmesi de çok etkili oldu.
21.10.2011
Volkan Serdar HEKİMHAN

Boston İzlenimleri / Gezi Yazısı

 
 
Günlük: Boston İzlenimleri

6.11.2009 Boston MA

Boston Amerika’nın Entelektüel Deposu

On ekimden bu yana ilk defa bu kadar uzun süre yurt dışında bulunuyorum. Yaklaşık beş haftadır Amerika Birleşik Devletleri Massachusetts eyaletinin başşehri Boston’dayım. Boston Türkiye’den bir şehrimizle karşılaştıracak olursak Bursa’ya, deniziyle de kıyaslayacak olursak İzmir’e benziyor. Ama daha çok Bursa derim. Çünki 200 yıllık Amerikan tarihinde en köklü tarihi geçmişi olan bir şehir. Tarihi geçmişi olarak diğer eyaletlerden farklı bir yapısı var. İngiliz ve İrlanda kültürü bu şehre damgasını vurmuş. Avrupa’dan gelen ilk göçmenler buraya yerleşmişler. İlk kolonilerin yerleştiği topraklar. 
 
Boston Amerika Birleşik Devletleri'nin Massachusetts Eyaletinin başkenti ve en büyük şehridir. Ayrıca New England olarak bilinen Amerika Birleşik Devletleri'nin kuzeydoğu bölgesinin de resmi olmayan merkezidir. Şehri NBA basketbol liginde Boston Celtics,  Amerikan Ulusal Beysbol Liginde ise Red Sox takımı temsil ediyor.

Boston ABD'nin en eski ve zengin şehirlerinden biri olarak biliniyor. 17. yüzyıl başlarında Amerika'nın yerlileri tarafından kurulmuştur. Amerika'nın, Avrupa'dan ilk göçmen alan bölgelerinden biridir. Boston bölgesine ilk yerleşenlerin çoğu İngiliz asıllı Anglikan ve Püritenlermiş. Bunlar şehre İngiltere'nin Boston şehrinin ismini vermişler. 19. yüzyıl başlarında şehrin nüfus yapısında köklü değişiklikler oldu. Bu dönemde Boston'a gelen göçmenlerin çoğu İtalyan ve İrlandalı asıllıydı ve şehirde Protestanlık yerine Katolik mezhebi ağırlık kazanmaya başladı. Şu anda Boston Amerika'da İrlanda kökenlilerin en etkin oldukları şehir olarak biliniyor. Şehrin merkezinde yaklaşık 600 bin insan yaşıyor ama toplam nüfusuyla ABD’nin en kalabalık 20 şehrinden birisi. Nüfusun yaklaşık dörtte biri siyahî Afro-Amerikan vatandaşlardan oluşuyor. Burada Afrika kökenli insanlara “zenci” veya siyah demek tamamen hakaret kabul ediliyor. Sakın “Black” yani siyah adam veya “Negro” yani zenci anlamına gelecek kelimeleri kullanmak sakıncalı, ayrımcılık anlamına geliyor. Bunun yerine Afro-American People Afrika kökenli Amerikalı denilmesi gerekir. Boston entelektüel birikim olarak en yetkin şehirlerden birisi hatta en önde geleni denilebilir. Burada Harvard ve Boston Üniversiteleri Dünyaca ünü olan üniversiteler. Hatta ülkemizden Başbakan çocuklarının da kendi emeğiyle ve gayretiyle kabul alarak burada okuduğu ve mezun olduğunu öğrendiğimde pek de şaşırmadım. Harvard aslında dünyanın sayılı Üniversitesi ama ününü daha çok dünyanın başarılı insanlarını bünyesinde toplamasıyla ünlü. Verdiği eğitimden öte hem zengin hem de ünlü olmakla birlikte mutlaka zeki öğrencileri mezun ederek bu ününü almış. Bir kere bu okula sadece parayla kayıt yaptırmak zor. Yani param var okurum diyemezsiniz. TOEFL ve GRE gibi sınavlardan yüksek puan almanız bekleniyor. Yani buradan mezun olanlar mutlaka orta düzeyin üzerinde bir yeteneğe sahip insanlar. Ama zaman zaman ünlü devlet adamları ve meşhur kişilerin çocuklarını da bünyesine almakla da daha meşhur olmuş.

Orhan Pamuk, Baskın Oran ve Hasan Cemal

Harvard Üniversitesinin çeşitli çalışma grupları kulüpleri ve araştırma merkezleri var. Unlar harıl harıl çalışıyorlar. İsimleri basit gibi gelebilir ama inanılmaz bütçeleri var. Mesela Orhan Pamuk, Hasan Hemal ve Baskın Oran'ı burada 2 hafta boyunca misafir ettiklerini ve verdikleri seminer konferanslar için ücret ödediklerini düşünürseniz müthiş bütçe. Böyle dünyanın değişik ilkelerinden yüzlerce akademisyen ve ünlü edebiyatçı ve yazarları çağırıp öğrencilerine sunum yaptırıyorlar.

Boston’a geldiğim hafta Orhan Pamuk vardı. 22 Eylülde ilk sunumunu yapmış ben üçüncüsüne rastladım. Akadaşlar haber verdi ve beraber gittik. Harvard’ın Sanders Theater adlı büyük toplantı salonu. Tarihi tiyatro salonunun önünde kuyruk vardı. Sıra beklerken bir yandan Orhan Pamuk`un Amerikalı okuyucusunda uyandırdığı izlenimlere kulak misafiri olduk. Asırlık binanın kapıları programdan yarım saat önce açıldı. 15:30 civarında katılımcı yerlerini alırken biz de bir süre bekleyip içerideki yerimizi aldık ve Nobel Edebiyat Ödüllü Orhan Pamuk’un “Karakter, zaman ve kurgu” konulu sunumunu dinledik.

Charles Eliot Norton Dersleri, Harvard Üniversitesi`nin ilk sanat tarihi profesörü olan Charles Eliot Norton anısına, 1925 yılından bu yana düzenlenen bir konferans serisi. Her sene Harvard`a `Charles Eliot Norton Profesörü` olarak davet edilen bir sanatçı, altı derste kendi sanat dalını ilgilendiren hususlarda bir dizi ders veriyormuş. Daha önce T.S. Elliot, Jorge Louis Borges, Octavio Paz, Czeslaw Milosz, Italo Calvino, Harold Bloom ve Umberto Eco gibi isimlerin yer aldığı bu kürsünün bu yılki konuğu Orhan Pamuk olmuş.

Resim: Boston Copley Square'de Pazar. Şair John Singleton Copley ’in heykelinin yanında Pazar malzemeleri ve arkada John Hancock Tower. Mehmet Altuntaş Boston 2009
Pamuk, `Charles Eliot Norton Dersleri Serisi` dâhilinde roman sanatı üzerine iki ay içerisinde toplam 6 konferans vermiş olacak. Bu konferansların konusu sırasıyla `Sayın Pamuk, bunların tümünü gerçekten yaşadınız mı?`, `Karakter, zaman ve kurgu`, `Resimler ve şeyler`, `Müzeler ve romanlar` ve son olarak da `Merkez` olacak. Konferanslar daha sonra Harvard Üniversitesi`nin yayınevi tarafından kitaplaştırılacağını öğrendim.

Baskın Oran da Harvard Kennedy School-Kokkalis Programı[1]kapsamında iki hafta Boston’daydı. Baskın Oran başta azınlıklar konusu ve Devlet, Kemalizm, Modernleşme, Din, Demokrasi, İnsan Hakları konularını kapsayan altı sunum yaptı. Sunumda daha çok ermeni sorunu ve kürt sorunu çerçevesinde kendine özgü düşüncelerini ve tespitlerini aktardı. Hararetli tartışmaların da yaşandığı sunumlara hatırı sayılır düzeyde Türk öğrenciler de katıldı. Baskın Oran tarafından Boston Harvard Üniversitesi Kennedy Kamu Yönetimi Okulu Kokkalis Programı çerçevesinde verdiği 6 sunumun konuları ve program linkleri aşağıda yeralmaktadır.
·    Harvard'da "Western Impact And Turkey" Seminer serisi duyurusu (October 19, 2009-November 4, 2009)
·    1-Historical, Theoretical and Conceptual Framework (19-10-2009)
·    2-The First Wave of Modernization:Kemalism (21-10-2009)
·    3-Minorities and Minority Rights (until 2001) (26-10-2009)
·    4-The Second Wave of Modernization: EU Reform Packages (29-10-2009)
·    5-State and Religion within the Scope of Democracy and Human Rights (3-11-2009)
·    6-Identities, Identity Conflicts, and Clash of Modernizations (4-11-2009)


Hasan Cemal de 16 Kasım 2009 Pazartesi günü saat 7-9 arasında Harvard Üniversitesi Humanitarian Initiative’ın konuğu. Konu da güncel: “Türk-Ermeni Dostluğuna Doğru Yol Alabilmek”
[1]
Resim: Kasımda ya seçimde 4. kez seçilen Boston Belediye Başkanı Thomas M. Menino
 
Not: Çok ilginç şuan ki Boston Belediye Başkanı olan Thomas M. Menino geçen hafta yapılan Belediye Başkanlığı seçiminde 4. Kez aday oldu ve yeniden Boston Belediye Başkanı seçildi. Amerika’da Belediye başkanı şehrin valisi konumunda ve hemen hemen her konudan sorumlu. 4. kez seçilen Menino bana nedense Ankara’da 4. kez seçilen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İ.Melih Gökçek’i hatırlattı.

Mehmet ALTUNTAŞ
6.11.2009 Boston

Trafik Hayattır! Yaşam da En Temel İnsan Hakkıdır!

Trafik Hayattır! Yaşam da En Temel İnsan Hakkıdır!


Türkiye’de bölücü ve yıkıcı terör örgütlerinin sebep olduğu ölüm sayısının trafikte kurallara uyulmaması ve diğer hatalardan kaynaklanan ölümlerin çok gerisinde kaldığı sık sık söylenmektedir. Yaşam hakkı en temel insan hakkıdır dolayısıyla bireylerin ölmesi durumunda eğitim hakkı, düşünce özgürlüğü gibi diğer temel hakların bir değerinin olmayacağı anlaşılacaktır. Ölülerin olsa olsa cesedine saygı gösterilme hakkı olabilir. Trafikte yolcunun ve diğer araç sürücülerinin haklarına riayet etmeyen bir toplumda insan haklarına da bu derece uyulabileceği söylenebilir.

Biz birbirimizin hukukuna yolda veya araçta riayet etmedikçe, kurallara uymakta zorlandıkça aynı toplumun bir parçası olan kamu görevlileri de bu ülke de yaşayan insanların haklarına o derece hassasiyet göstermektedir. Devlet adına kuvveti elinde tutanlar da maalesef insan haklarına sıra gelince kırmızı ışıkta geçerim nasıl olsa kimse görmüyor zihniyetiyle hareket ediyor. Evrensel insan hakları değerleri de trafik işaretleri ve kuralları da evrenseldir. Kırmızı ışıkta durulması tüm ülkelerde kural olduğu gibi işkence ve kötü muamele görülmemesi yaya çizgileri kadar evrensel bir kuraldır. Karakollara konulan kameralarla kavşaklara konulan kameralar aslında insanın ne kadar kontrolsüz olabileceğinin apaçık ispatıdır. Ucunda yaşam gibi en temel insan hakkı olan bir konuda hassas olmak devletin üzerine düşen önemli bir vazifedir ve bu konu herkesi ilgilendirmektedir.

Üyesi olduğum Karayolu, Trafik ve Yol Güvenliği Araştırma Derneği Başkanı ve Başbakanlık Müşaviri Sayın İhsan Memiş’in “Türkiye’de Milli Felaket, Trafik Terörü ve Çözüm Önerilerimiz” başlıklı yazısında çok çarpıcı bir istatistikî veriye rastlamıştım. Buna göre son 10 yılda (2000-2009) Türkiye’de 50 bine yakın insanımız hayatını kaybetmiş. Trafik düzeni yaşamımız için en önemli bir sistem olmakla trafiğin yaşam olduğunu söyleyebiliriz. Yaşam ise en temel insan hakkıdır. Buna göre trafikte vurdumduymazlık, kuralsızlık, yeterli ilgi ve yatırım eksikliği doğrudan yaşamımızı etkilemektedir. Yaşayabilen insanlarımız ise engelli olmakla karşı karşıya kalmaktadır. İnsanların hız yapma tutkusu, zamanını anlara sıkıştırması, alkol bağımlılığı, dikkatsizlik, devletin ve yerel yönetimlerin altyapı sorunlarına yeterince önem vermemesi açıkça insan hakları ihlallerine sebep olmaktadır. Son yıllarda özellikle çift yolların yapımına ağırlık verilmesi ve altyapının güçlendirilmesi yol kazalarında ölümlerin sayısını bir miktar da olsa azaltması sevindiricidir. Trafik kurallarının ihlali konusu doğrudan yaşam hakkının ihlali, dolaylı olarak engelli hakları ile bağlantılı olup ayrıca mülkiyet hakkının ihlaline sebep olmakta, can kaybı, sakatlıkların yanında milyonlarca lira kayıplara sebep olmaktadır.

Bölücü terör örgütü PKK’nın sebep olduğu çatışma ve saldırıların 1980’lerden buyana bilançosu genel söyleme göre 30-35 bin insanımız hayatını kaybetti. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yayımladığı resmi raporlara göre, ülkemizde trafik kazalarında 45.188 kişi ölmüş ve 1.519.737 kişi yaralanmıştır. Olay yeri sonrası yaralananların 30 gün takibi yapılmadığından daha sonra ölenlerin sayısı istatistiklere yansıtılamadığı söylenmektedir. Buna göre son tespitle gerçek ölüm rakamı yaklaşık 90.376 dır.Ortalama yıllık ortalama 9.000 kişi, günlük 25 kişi trafik kazalarında hayatını kaybetmekte ve 416 kişi de yaralanmaktadır.

Trafik kazasında ölen insanımızın üzüntüsü derin olmakla birlikte, ailesi ve yakınlarının üzüntü ve kederini paylaşmakla azaltma imkânı varken, yaralananların durumunun daha ağır olduğu düşünülebilir. Yine verilere göre konuyu ele alırsak, yaralıların %15’i geçici sakatlık,% 5’i de daimi sakatlıkla hayatlarını devam ettirmektedirler. Maddi kayıp 2008 yılına göre yaklaşık 1.000.000.000 TL. dir. Kaybolan zaman ve katma değer bu hesaba katılmamaktadır. Ülkemiz de her geçen yıl araç sayısı da sürücü sayısı da sürekli artmaktadır. Dünya Sağlık Teşkilatının verilerine göre 20 çeşit ölüm türü arasında ülkemiz trafik kazalarında 0-14 yaş gurubunda 5.sırada bulunmaktaymış. Bu durum trafik konusunun ne kadar önemli olduğunu ve derhal önlem alınması gereken bir konu olduğunu göstermektedir.

İnsan hakları konusunun bir Avrupa Birliği dayatması olduğu düşüncesi de yine ülkemizde trafik konusunda yaşanan cehaletle paralel bir söylemdir. 25 yıldır emniyet kemeri takmamakla övünen ve bir şey olmadığını ve emniyet kemerini takmayı bir utanç verici bir işlem gibi gördüğünü söyleyen bir taksici vatandaşımıza şaşırmadım. Çünkü aynı kişinin insan hakları konusu açıldığında da “bizi bölmek için batılıların ortaya attığı gereksiz bir konu” olduğunu söylemesi de şaşırtıcı gelmedi bana. Bu örneği bizzat yaşadığım için burada aktardım ancak yine de tüm taksici esnafımız için bir genelleme yapmış da olmak istemem doğrusu. Yine ilginç bir örnekle trafik bilincinin genç neslimiz açısından ne kadar önemli olduğunu göstermeye çalışacağım. 140 km hızla yolda gittiğimiz 20 yaşındaki uzaktan akrabam da olan bir genç yine ısrarlarıma rağmen emniyet kemerini takmayı reddetti. Emniyet kemerinin ne kadar önemli olduğunu, çok ucuz ama en değerli şeyimiz hayatımız için ne kadar koruyucu olduğunu söyleyerek ikna etmeye çalıştıkça O, içindeki gizli duyguları açığa vurdu. Bu meseleyi erkekliğine toz kondurma meselesi olarak algıladığını anlayınca çok şaşırdım. Bu yolculuğun sonunda maalesef okullarımızda çocuklarımıza trafik bilincinin yeterince aşılanamadığını anladım. Kitaplarda yazılanların içselleştirilmesi ne kadar önemli oysa!

İşkence ve kötü muamele yapmayı hangi kamu görevlisi kamu görevlisi, kolluk görevlisi aklından geçirir. Aslında kimse düşünmez ve okunan kitaplarda bu böyle yazar. Ancak nasıl direksiyona geçince trafik canavarı kesiliyorsa benim vatandaşım, eline yetki verilince de ceberut kesiliyor benim devletlû kamu görevlisi memurum. Uygulamada maalesef hep kaybediyoruz. İnsanlığımız, komşuluğumuz, sevecenliğimize diyecek yoktur ancak en naifimiz bile direksiyona geçince an azından şöyle bir bağırıp çağırarak diğer sürücüleri paralamayı içimizden geçirip, kendimizde de hiç kusur görmeme eğilimine gireriz. Batılılaşma hedefi sadece fiziken AB ye girmek değildir, bilakis insanlığımızı unutmadan haklarımızı koruduğumuz gibi ötekilerin de haklarına saygı göstermeyi gerektiriyor oysa bu hedef.

Terörün azdığı zamanlarda güvenlik mi?-haklar mı? tercih zorbalığına düşürülmemiz ne acıdır! Temel haklarımıza sahip çıkmamız nasıl olur da komşumun ve ülkemin güvenlik sorunu olur? Bunun düşüncesi bile gereksizdir. Trafikte yaşamını yitiren insan sayısının terörden dolayı yaşamını yitirenlerden fazla olması da yine bu konuyla ilgilidir. Güvenliğimiz haklarımızın azaltılmasını gerektirmediği gibi kurallara uyarak trafikte seyretmek de işimizi yavaşlatmaz bilakis bize zaman kazandırır, üstelik ömür boyu bir zaman. Mal ve huzur kazandırması bir yana trafiğin akıp gitmesi için de bu düzene ihtiyaç vardır.

Evinde eşine ve çocuklarına şiddet uygulayan bir kişinin, yolda yayaların üzerine aracını süren ve hızını kontrol edemeyip insanlara çarpan insandan bir farkı var mı? Ötekinin haklarına saygı gösterme erdemine ulaşmamış bir toplumdan oluşan bir devletin de vatandaşına aynı duyarlılığı göstererek son derece özgürlükçü olması beklenmemelidir. Bu ineğin sütün bu toplumsa kaymağı da yöneticilerdir, yasama görevlileri ve yargı mensuplarıdır. Ne kadar kanunları değiştirirsek değiştirelim zihin değişikliği gerçekleşmedikçe yasakçı uygulamalar devam etmekte, trafik kurallarına uymayı zül kabul eden bir toplumda kazalar ve ölümler olmaya devam etmektedir.

Gelin kırmızı ışıkta kornaya basmadan bağırıp çağırmadan beklemesini sabırla öğrenelim. O zaman hastanelerimizde kuyruk da kalmaz, karakollarımızda dayak da! Evrensel insan hakları değerlerine dayalı bir devlet istiyorsak geleceğimize hayat katsın diye çocuklarımıza demokratik hukukun üstünlüğünün yaşandığı bir ülke bırakmak için gelin önce trafik kurallarına hep birlikte uyalım. Okullarda trafik dersini zorunlu hale getirmekle yetinmeyip insan hakları derslerini de zorunlu hale getirelim. Uygulamalı olarak, eğitimle gelecek nesillerimize damla damla ötekinin haklarına saygılı olmayı eşitlik ve adalet duygularını ve trafiğin toplu yaşamımız için vazgeçilmez olduğu bilincini verelim.

Bu sorumluluk duygusu, bu ülkede yaşıyorum diyen herkes için açık bir çağrıdır.

Mehmet ALTUNTAŞ

6.08.2010

ŞİİR: TELAFERLİ TÜRKMEN MEHMET







TELAFERLİ TÜRKMEN MEHMET

Telafer'de bir ben,
Ve bir de Türkmen Mehmet.
Kıstırılmışlık duygusu içimde,
Sen de, biz de Allahı'ma, evelallah
Allahıma emanetsin..

***

Kudüste' BenGur,
İzdiham tozduman Musul'da

Kerkük, gurbette yalnızım,
Yollardayım yine,
Öz Vatanım Anadolu...

***

Demir yığını sığınak,
Tankın üzerinde Memedim
Salahaddin'in torunu
Elde uzi, hedefte ne?
Belki yarın Er-Ruha'da
Kınali İbrahim yaralı balıkları...

***

Yemini-ni unutma
Nemrut'un ateşe atayazdığı
İbrahimin bugün balıkları

Ölür yarın Urfa'da ateşte
Telafer'de Türkmen Mehmet
Yalınayağım, yolumuz yakın..

***

Od'unu sakın unutma
Kızgındır, darıltma.
Çanakkale arkanda
Türkün ağlayan bahtı
Yoksa Telafer mi yakın?
Yemen mi uzak, bir bak..


04 Ekim 2004-Ankara
Mehmet Altuntaş

 

Başbakanlık Uzmanlık Tezi: Türk Anayasalarında İnsan Hakları



TÜRK ANAYASALARINDA İNSAN HAKLARI
 
Uzmanlık Tezi
 
HAZIRLAYAN:
MEHMET ALTUNTAŞ
BAŞBAKANLIK UZMAN YARDIMCISI
 
ANKARA
Kasım 2002

İÇİNDEKİLER
 
İÇİNDEKİLER.. I
KISALTMA DİZİNİ. V
GİRİŞ. 1

BİRİNCİ KISIM:6
DÜNYADA ANAYASA VE İNSAN HAKLARI KAVRAM VE İLKELERİ İLE TARİHSEL GELİŞİMLERİ6

I.    ANAYASA KAVRAMI, İLKELERİ VE ANAYASA HUKUKUNUN TARİHSEL GELİŞİMİ  7
A.       Anayasa Kavramı7
B.       Anayasa İle İlgili Kavram ve İlkeler. 8
1.    Devlet8
2.    Anayasal Devlet8
3.    Hukuk Devleti İlkesi9
4.    Anayasal Hükümet Kavramı10
5.    Anayasal Demokrasi Kavramı11
6.    Hukukun Üstünlüğü İlkesi11
7.    Bağımsız Yargı İlkesi13
C.       Anayasa Kavramının Tarihsel Gelişimi14
1.    Dünyadaki Anayasal Gelişmeler14
2.    İnsan Haklarının Anayasal Düzeye Gelişi15

II.      İNSAN HAKLARI KAVRAMI VE İLKELERİ İLE İNSAN HAKLARININ TARİHSEL GELİŞİMİ  16
A.       İnsan Hakları Kavramı16
1.    İnsan. 18
2.    Hak. 20
a)    Yetki21
b)    Talep. 22
c)    Tanınma ve Saygı Gösterilme. 22
B.       İnsan Hakları ile İlgili Kavram ve İlkeler. 23
1.    Hak ve Özgürlük Kavramları23
2.    Temel Hak ve Özgürlükler26
3.    Eşitlik Kavramı ve İlkesi27
4.    Yurttaşlık Hakları28
5.    Medeni Haklar28
6.    Bireysel Haklar ve Kamu Hakları29
7.    Kamu Özgürlükleri29
8.    İnsan Hakları Kavramının Anlamı Ve Benzer Kavramlardan Farkı30
9.    İnsan Haklarının Temelleri ve Özellikleri32
a)    İnsan Haklarının Felsefi Temelleri32
(1)      İnsan, Etik ve Ahlak. 32
(2)      Doğal  Hukuk Görüşü ve Doğal Haklar34
(3)      Toplum Sözleşmesi35
(4)      “İnsan Onuru” Kavramı36
b)    İnsan Haklarının Özellikleri38
(1)      İnsan Haklarının Doğal Hukuktan Kaynaklanan Özellikleri38
(2)      İnsan Haklarının Önceliği39
(3)      İnsan Haklarının Bağımsızlığı40
(4)      İnsan Hakları Talebi ve Direnme Hakkı40
(5)      İnsan Haklarının “Dikey Etkisi” ve “Yatay Etkisi”. 41
c)    İnsan Haklarını Diğer Haklardan Ayıran Özellikler42
d)    İnsan Haklarının Evrenselliği43
10.      İnsan Haklarının Sınıflandırılması46
a)    “Pozitif-Negatif Statü” Haklar Sınıflandırması47
(1)      Negatif Statü Hakları (Koruma Hakları)47
(2)      Aktif statü hakları (Katılma hakları)47
(3)      Pozitif statü hakları48
b)    Tarihsel Sınıflandırma. 48
(1)      Birinci Kuşak Haklar (Medeni ve Siyasi Haklar)48
(2)      İkinci Kuşak Haklar (Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar-Toplu Haklar)49
(3)      Üçüncü.Kuşak Haklar (Dayanışma Hakları)50
c)    Diğer Sınıflandırmalar54
(1)      Klasik ve Sosyal Haklar Sınıflandırması54
(2)      Temel ve Esas Haklar Sınıflandırması55
(3)      Bireysel ve Toplu Haklar Sınıflandırması56
(4)      1982 Anayasasındaki Sınıflandırma. 56
C.       İnsan Haklarının Tarihsel Gelişimi57
1.    Genel Olarak. 57
2.    Dünyada İnsan Haklarının Gelişimi58
a)    Batıda Temel Hakların Ortaya Çıkışı59
(1)      İngiltere’deki Gelişmeler60
(2)      Amerika Birleşik Devletlerindeki Gelişmeler63
(3)      Fransa’da ki gelişmeler65
b)    Evrensel Gelişmeler66
c)    Avrupa Birliğinde İnsan Hakları66


İKİNCİ KISIM... 70
TÜRK ANAYASALARINDA İNSAN HAKLARI70

I.    TÜRKİYE’DE İNSAN HAKLARININ ANAYASAL GELİŞİMİ. 71

II.      TÜRK ANAYASALARINDA İNSAN HAKLARI. 74
A.       Türkiye’de Anayasal Gelişmeler. 74
B.       Fermanlar Dönemi75
1.    Sened-i İttifak. 75
2.    Tanzimat Fermanı76
3.    Islahat Fermanı79
C.       Kanun-u Esasi Dönemi80
1.    Birinci Meşrutiyet80
a)    Kanun-u Esasinin Hazırlanması80
b)    Kanun-u Esasi’de İnsan Hakları81
2.    İkinci Meşrutiyet (1909 Anayasası)84
a)    İkinci Meşrutiyetin İlanı84
D.       1921 ve 1924 Anayasalarından 1961’e Kadar Süren Dönem.. 86
1.    1921 Anayasası ve İnsan Hakları86
2.    1924 Anayasası ve İnsan Hakları88
a)    1924 Anayasası’nın Niteliği88
b)    1924 Anayasasında Özgürlük Anlayışı89
c)    1924 Anayasasında Temel Hak ve Özgürlüklerin Yeri90
d)    1924 Anayasasında Yer Alan İnsan Hakları Maddeleri92
E.       1961 Anayasası Dönemi94
1.    1961 Anayasası ve İnsan Hakları94
2.    1961 Anayasasının 1924 Anayasasından Farkı96
3.    1961 Anayasasında Özgürlük Anlayışı98
4.    1961 Anayasası’nda Temel Hak ve Özgürlükler98
5.    1961 Anayasasında “İnsan Haklarına Dayalı” Devlet Anlayışı100
6.    1961 Anayasasında İnsan Haklarının Sınırlanması100
F.        1982 ANAYASASI DÖNEMİ101
1.    1928 Anayasasında Temel Hak ve Özgürlükler101
2.    1961Anayasası ile 1982 Anayasası Arasıdaki Benzerlikler102
3.    1961Anayasası ile 1982 Anayasası Arasıdaki Farklılıklar102
4.    1982 Anayasasında Birey-Devlet İlişkisi104
5.    1981 Anayasasında “İnsan Haklarına Saygılı” Devlet Anlayışı105
6.    1982 Anayasasında Sosyal Devlet Anlayışı107
7.    1982 Anayasasında Temel Hak ve Özgürlüklerin Sınıflandırılması107
a)    Kişisel Haklar (Koruyucu Haklar)107
b)    Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar (İsteme Hakları)108
(1)        Ekonomik Haklar (Pozitif Statü Hakları)109
(2)        Sosyal Haklar (Pozitif Statü Hakları)109
(3)        Kültürel Haklar:110
c)    Siyasal Haklar (Aktif Statü Hakları)110
8.    1982 Anayasası’nda İnsan Haklarının Sınırları111
a)    Temel Hak ve Özgürlüklerin Sınırlanması113
b)    Temel Hak ve Özgürlüklerin Kötüye Kullanılmaması114
c)    Temel Hak ve Hürriyetlerin Kullanılmasının Durdurulması114

III.     TÜRKİYE’DE İNSAN HAKLARI İLE İLGİLİ ANAYASAL DEĞİŞİKLİKLER VE YASAL DÜZENLEMELER.. 115
A.       4388 Sayılı Kanun. 115
B.       4483 Sayılı Kanun. 115
C.       4489 Sayılı Kanun. 116
D.       4643 Sayılı Kanun. 116
E.       4709 Sayılı Kanun. 116
F.        4744 Sayılı Kanun. 117
G.       4748 Sayılı Kanun. 118
H.       4771 Sayılı Kanun. 119

IV.     TÜRKİYE’NİN İNSAN HAKLARI İLE İLGİLİ ULUSLARARASI YÜKÜMLÜLÜKLERİ  120

A.       Uluslararası Sözleşmeler. 120
B.       1982 Anayasası’na Göre Uluslararası Sözleşmelerin Hükmü. 120
C.       Türkiye’nin İnsan Haklarıyla İlgili Yükümlülükleri121
D.       Türkiye’nin İnsan Hakları İle İlgili Taraf Olduğu Uluslararası Belgeler. 123
1.    Birleşmiş Milletler Kapsamında. 123
2.    Avrupa Konseyi ve AGİT Kapsamında. 124
3.    Uluslararası Çalışma Örgütü Belgeleri128
E.       Türkiye’nin Avrupa Birliği Üyeliği ve İnsan Hakları128
F.        Kopenhag Kriterleri ve İnsan Hakları129
1.    "Kısa Vadeli Siyasal Kriterler (2001)131
2.    "Orta Vadeli Siyasal Kriterler (2004)131

ÜÇÜNCÜ KISIM... 134
TÜRKİYE’DE İNSAN HAKLARININ KURUMSAL YAPISI134

I.    İNSAN HAKLARININ KORUNMASININ ÖNEMİ. 135

II.      İNSAN HAKLARIYLA İLGİLİ RESMİ KURUMLAR.. 136

A.       TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunu. 136
B.       İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı136
C.       İnsan Hakları (Koordinatör) Üst Kurulu. 137
1.    İHKUK’un Kuruluşu, Görevi ve Yapısı137
2.    İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulunun Yaptığı Çalışmalar138
a)    İHKUK’un İnsan Haklarına İlişkin Anayasal Değişiklik Önerileri138
b)    İHKUK’un İnsan Haklarına İlişkin Yasal Önerileri140
D.       İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi145
E.       İnsan Hakları Başkanlığı146
F.        İnsan Hakları Danışma Kurulu. 147
G.       İnsan Hakları İhlal İddialarını İnceleme Heyetleri147
H.       İnsan Hakları İl ve İlçe Kurulları148

III.     İNSAN HAKKALRI İLE İLGİLİ DİĞER KURULUŞLAR.. 148

A.       Üniversitelerdeki İnsan Hakları Merkezleri148
B.       İnsan Hakları İle İlgili Sivil Toplum Kuruluşları149
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME.. 150
Ek-1: TABLO.. 156
 

GİRİŞ

İnsan Hakları kavramı, geride bıraktığımız yüzyıla damgasını vuran en önemli kavramlardan biridir. Kaynağını ister Eski Yunan düşüncesinde, ister tabii hukukta ister insan onurunda ya da farklı bakış açıları doğrultusunda farklı yerlerde arayalım, bu kavram dinamik ve hayli uzun bir süreç sonucunda siyasi düşüncenin en önemli yapıtaşlarından biri haline gelmiştir.
Kimilerince “İnsan Hakları Çağı” olarak adlandırılan 20. Yüzyıl, önceki dönemlerden devraldığı mirasın, hayli süratli ve yoğun bir şekilde yaşanan gelişmelere sahne olmuştur. Bunun sonucunda, ulusal, bölgesel ve evrensel boyutlarda, bireyler, topluluklar, resmi ve sivil örgütler ve devletler arasındaki ilişkilerin merkezine konumlanmasına tanıklık etmiştir. İdeolojilerin ve siyasi rejimlerin meşruiyet kriteri haline gelen insan hakları, uluslararası ilişkilerin yapısal bir dönüşüme uğramasında itici bir rol oynamış ve bu yönüyle gerek realist ve gerek idealist teorisyen ve siyaset bilimcilerin analizlerinde yoğunlaştıkları konular arasında ayrıcalıklı bir konuma yükselmiştir.
Kavramın kendisi üzerindeki uzlaşımı ifade etmesi bakımından Weissbrodt’un yorumu anlamlıdır.[1]Weissbrodt, evrensel olarak kabul görmüş hiç bir din, ideoloji ya da felsefi görüş olmamasına rağmen, insan hakları kavramının her din, felsefi düşünce veya ideolojiye mensup insanların kabul ettiğini ve dünyanın ilk evrensel ideolojisi olma özelliğini kazandığını ifade eder. Ancak bu uzlaşı, kavramın “iyi ve önemli bir şey oluşu” ile sınırlı kalmış, içerik konusunda benzer bir mutabakat sağlanamamıştır. Kavramın, oluşum ya da keşif sürecine paralel olarak;  liberal perspektif “insan haklarının birinci kuşağı” olarak adlandırılan sivil ve siyasi haklara vurgu yaparken, sosyalist-kollektivist perspektif ekonomik ve sosyal hakları yani “ikinci kuşak haklar”ı öncelemiş, nihayet rölativist, üçüncü dünyacı, kalkınmacı, sosyalist ve kollektivist aydınlar ve devlet adamları “insan haklarının üçüncü kuşağı”nı yani dayanışma haklarını formüle etmişlerdir.
Bununla birlikte, J.S.Mill’in abidevi eseri Özgürlük Üstüne’de[2]vurguladığı “alışılmış olmayanı baskı altında tutmaya çalışırken sayıların ağırlığını kullanmaya çalışan toplumsal baskı” karşısında anayasacılık hareketleri ile güçlenen normatif hukuki düzenlemelerle ulusal düzeyde korunan insan hakları, uluslararası düzeyde de koruma altına alınmaya çalışılmıştır. Viyana Kongresi’nde (1815) köleliğin ve köle ticaretinin yasaklanmasına yönelik çalışmalarla başlayan uluslararasılaşma süreci hukuki bağlayıcılık ve yaptırım gücünden yoksundu. Ancak buna rağmen insan hakları moral niteliği ile büyük önem arzeden 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile evrensel bir boyut kazanmış, daha sonraki dönemlerde koruma alanı ile koruma düzeyi arasındaki ters orantıya rağmen yeni sözleşmeler ve yeni koruma mekanizmaları ile insanlara daha yaşanılır bir dünya sağlama yolunda önemli katkılar sağlamıştır.
Yaşanan tüm bu gelişmeler, doğal olarak her aşaması ile coğrafyamızı etkilemiş, idari ve siyasi hayatımızın şekillenmesine katkıda bulunmuştur. İnsan hakları konusu, Türkiye’de özellikle son yirmi yılda gündemin en önemli maddelerinden biri haline gelmiştir. Batı ile entegrasyon ve AB’ne üyelik sürecindeki Türkiye Cumhuriyeti insan hakları konusunda, çeşitli yasal ve idari düzenlemelerle ileri adımlar atmıştır.
Onurlu bireyler, huzurlu bir toplum ve güçlü bir devletin varlığı için, insan haklarına saygılı ve ondan öte insan haklarına dayalı bir anayasal sisteme sahip olma gerekliliği, her şeyden önce ele alınması gereken bir konudur. Bu yöndeki talepler ahlaki olmakla birlikte, insan olmanın da doğal sonucudur.
200 yılı aşkın bir süredir pek çok alanda kaydettiği ilerlemelerini örnek almaya çalıştığımız çağdaş batı uygarlığını oluşturan temellerden biri de insan hakları kavramıdır. Türkiye’de insan haklarının, Tanzimat Fermanıyla başlayan Türk Anayasalaşma sürecine paralel bir gelişme gösterdiği söylenebilir. Fermanlarla başlayan bu süreçte, 1961 Anayasası ile ilk yapısal dönüşüm başlamış ve AB’ye üyelik süreciyle birlikte hızlı bir ivme kazanmıştır.
Çağımız bir açıdan insan hakları çağı olarak kabul edilmektedir. Nitekim temel hak ve özgürlüklerin belirgin bir şekilde ortaya çıkması, geride bıraktığımız 20. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Anayasalı devletlerle doğrudan ilgilidir. Ancak insan hakları kavramının uluslararası platformda çifte standarttan uzak, ideal anlamda uygulandığını söyleyebilmek çok zordur. 20. Yüzyıl büyük insan hakları ihlallerine sahne olmakla birlikte yine de, insan hak ve özgürlüklerinin gelişimi ile bu özgürlüklerin anayasalarda güvence altına alınması bağlamında altın bir çağ olarak kabul edilmektedir.
Günümüzde uygar ülkelerin kabul ettiği demokrasi kavramı, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerleri içermektedir. Bu değerlerin başında insan haklarına saygı gelir. Şüphesiz insan hakları, çağımızın vazgeçilmez değerleri arasındadır. Bu değerlerin yaşama geçirilebilmesi ve korunabilmesi için devletlere önemli görevler düşmektedir. İnsan haklarının korunabilmesi ancak devletlerin anayasalarında gerekli düzenlemeleri yapmalarıyla gerçekleşebilir.
Bir toplumda en güçlü oluşum ve aynı zamanda insan hakları ihlallerine sebebiyet verme olasılığı en yüksek unsur, kamu yetkilileri, memur ve görevlileriyle birlikte devletin kendisidir. Herhangi bir demokratik toplumda birey hak ve özgürlüklerini korunması için anayasa ve yasaların bulunması gerekmektedir. Bireylerin devlete karşı korunmasını sağlayacak bir anayasal sistem olmalıdır. Çünkü herhangi bir hak ihlali karşısında hak arama yolları sağlayan yasalar kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.
Evrensel insan hakları değerleri, birer mihenk taşı gibidir. Bir devletin insan haklarına verdiği değeri görebilmek için öncelikle o devletin anayasasına, daha sonra da anayasasına paralel hazırlanan kanunlarına bakmak gerekmektedir.  İnsan haklarının anayasa ve kanunlarda yer alması yeterli olmayabilir; ayrıca bunların uygulanmasına olanak veren, tüzük, yönetmelik gibi idari düzenlemelerine de bakılmalıdır. Bunlara ilaveten bireylerin hakları konusunda yasal düzenlemeleri uygulayacak olan kamu görevlilerinin ve mahkemelerde kanunları yorumlayacak adli görevlilerin evrensel insan hakları düşüncesine sahip olmaları da önemlidir.
Çağdaş ülkelerde devlet-vatandaş ilişkilerini belirleyen anayasal kurallar tespit edilirken, bireyi devlete karşı koruma amacı güdüldüğü görülmektedir ki, bu durum, anayasal gelişmelerle insan hakları arasında çok sıkı bir bağ olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yüzden “insan haklarına saygı” ifadesi gerçekte bireyin devlet karşısında ezilmesini önleyecek şekilde anayasada temel hak ve özgürlüklerin açık seçik ifadesini bulmasıyla hayatiyet kazanır. Genel olarak bakıldığında ülkeler, insan haklarına saygıyı, insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini ne ölçüde yerine getiriyorsa, o ölçüde uygar dünya ile bütünleşebildiklerigörülmektedir. Bu çerçevede, dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun tüm insanların, doğuştan, hatta doğmadan önce, kadın-erkek herhangi bir ayırım yapılmaksızın, eşit ve özgür bireyler olarak dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez, bölünmez evrensel nitelikte haklara sahip olmaları gerektiği kabul edilmektedir.
Yukarıda belirtildiği gibi anayasa ile insan hakları arasında çok sıkı bir bağ vardır. İnsan haklarının tanınması ve korunması, anayasal demokratik sistemin esaslarındandır.[3]Anayasalar her ne kadar kanunların kendilerinden türetildiği bir kaynak gibi algılansa da, esas itibariyle siyasal alana ilişkindirler ve insan hakları ile devlet örgütlenmesinin dayandığı ilkeleri içerirler.[4]Bir anayasanın başlıca amacı insanların bir araya gelerek oluşturdukları bir organizasyon olan devleti yönetenlerin muhtemel tecavüzlerine karşı bireylerin hukukunu korumak, devlet yetkilerinin bireylerle ilgili olarak haksız kullanımına sınır getirmektir. Özet olarak, anayasal düzenin tesis edilmesi sırasında devletin insan haklarına dayandırılması ve her türlü uygulamasında insan haklarını koruma temel düşüncesi ile hareket etmesi gerekliliği konumuzun özünü teşkil etmektedir.
Bilindiği üzere, uluslararası kuruluşlarca formüle edilen insan hakları kavramı ve buna dayalı olarak inşa edilen sistem, bütün kusur ve eksikliklerine rağmen günümüz koşullarında en geniş genel kabul görmüş kavram ve sistemdir. Bu sebeple çalışmanın düşünsel temellerinde günümüzde evrensel bir boyut kazanmış olan evrensel insan hakları doktrini belirleyici olacaktır.
 
İnceleme Planı:
Yukarıda bahsedilen çerçevede çalışmanın konusu, insan hakları kavramının tarihsel gelişim sürecini de göz önüne alarak, Türkiye’de insan hakları ve anayasal gelişmeleri ele alarak Türk Anayasalarının insan hakları alanında getirdiği düzenlemeleri ve elde ettiği kazanımları ortaya koymaktır.
Türk Anayasalarında İnsan Hakları başlıklı bu çalışmada incelenecek konular, tarihsel süreç bağlamında ele alınmaktadır. Bu çerçevede yapılan sınırlama, hem konunun oldukça geniş hacimli olması, hem de temel hak ve özgürlüklerin tek tek incelenmesinin zorluğu nedeniyle kaçınılmazdır. Bu çalışmada, genel hatlarıyla Türkiye’de batılılaşmanın anayasal düzeyde ilk etkisinin görüldüğü Tanzimat Fermanıyla başlayıp 1982 Anayasasına kadar bütün belgelerde yer alan insan hakları konularına değinilmiş, anayasa kavramı açıklandıktan sonra, insan hakları kavramının tarihsel arka planıyla birlikte Türk Anayasalarındaki yeri ve öneminin daha iyi kavranabilmesi amaçlanmıştır.
 Çalışma, genel bir girişten sonra üç kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda anayasa ve insan hakları kavramlarına ve bu kavramlarla ilgili ilkelere, ayrıca söz konusu kavramların tarihi gelişimine yer verilmiştir. Birinci kısım iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde öncelikle, anayasa kavramı ve ilgili kavramlar ve ilkeler ile anayasa hukukunun tarihsel gelişimi” başlığı altında anayasa kavramı ve ilişkili olabilecek devlet, anayasal devlet, hukuk devleti, anayasal hükümet gibi diğer kavram ve ilkelere yer verilmiştir. Anayasa ve insan hakları kavramları çerçevesinde insan haklarının anayasal devlet açısından önemine değinilerek, hukuk devleti, anayasal demokrasi kavramları açıklanmış ve insan hakları ile ilişkisi incelenmiştir.
Birinci kısmın ikinci bölümünde, insan hakları kavramı başlığı altında  insan, hak, özgürlük ve  eşitlik  kavramları açıklanarak, temel hak ve özgürlükler, kamu özgürlükleri, kişi hak ve özgürlükleri ile insan hakları kavramı arasındaki farklı çizgiler ortaya konulmakta ve neden insan hakları kavramının tercih edildiği açıklanmaktadır. ikinci alt başlıkta, insan haklarının felsefi ve etik temelleri, üçüncü alt başlıkta insan haklarının özellikleri, insan haklarının sınıflandırılması ve bu sınıflandırmaların anlamına değinilmektedir. Üçüncü başlıkta dünyada insan haklarının tarihsel gelişimi insan hakları düşüncesinin geçirdiği evreler incelenerek batı siyasi tarihi çerçevesinde “Magna Carta Libertatum”dan başlayıp günümüze uzanan süreç ortaya konulmaktadır.
İkinci kısımda Türk Anayasalarında insan hakları başlığı altında dört bölüm bulunmaktadır.
Birinci bölümde Türkiye’de insan haklarının anayasal gelişimine değinilmektedir.
İkinci bölümde Türk Anayasalarında insan hakları başlığı altında Senedi İttifak ve Tanzimat, Kanun-u Esasi, 1921-1924, 1961 ve 1982 Anayasaları Dönemleri başlıkları altında insan haklarının anayasalarımızda yer alan gelişimine değinilmektedir.
İkinci kısmın üçüncü bölümünde, Türkiye’de insan hakları ile ilgili anayasal ve yasal değişiklik ve düzenlemeler, dördüncü bölümünde Türkiye’nin
insan hakları ile ilgili uluslararası yükümlülükleri yer almaktadır.
Üçüncü kısımda ise Türkiye’de insan haklarının kurumsal yapısı başlığı altında üç bölüm yer almaktadır. Birinci bölümde insan haklarının korunmasının önemi, ikinci bölümde insan haklarıyla ilgili resmi kurumlar, üçüncü bölümde ise insan haklarıyla ilgili diğer akademik ve resmi olmayan sivil toplum kuruluşlarına yer verilmektedir.
Bu çalışma genel bir sonuç ve değerlendirme ile tamamlanmaktadır.
 
Belgenin tamamına ulaşmak için tıklayın:


[1]David Weissbrodt, “Human Rights: An Historical Perspective”, Human Rights içinde, Derleyen: Peter Davies, London: Routledge, 1988, s.1.
[2]J.Stuart Mill, Özgürlük Üstüne. (Çev.Osman Nuri Dostel), MEB Yayınları, Ankara,1967, s.2.
[3]Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, Siyasal Kitabevi, Ankara, Eylül 2001, s.115.
[4]Erdoğan, a.g.e., s.3 

Güllüce Kasabası/Köyü (Bünyan / Kayseri)

Güllüce Köyü

Güllüce Kasabası/Köyü  (Bünyan / Kayseri)

Güllüce, Kayseri’nin Bünyan ilçesine bağlı bir beldedir. Bünyan ilçe merkezine 15km uzaklıktadır. 1998 yılında belediye olmuştur. Beldeye ulaşım Talas – Çatakdere (Dikir) üzerinden veya Bünyan üzerinden veya üçüncü alternatif olarak da Süksün üzerinden sağlanabilmektedir. Üç farklı yönden de ulaşılabilir olması önem arz etmektedir. 

Tarihi
Beldenin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Henüz ortaya çıkarılmamış birçok tarihi mezar ve in (mağara) mevcuttur.
 
Kültür
Kasabanın gelenek, görenek ve mutfak kültürü bağlı olduğu Kayseri ilinin özelliklerini taşımaktadır. Dünyaca ünlü Bünyan halısı da yoğun olarak kasaba ev hanımlarının uğraştığı bir iş olarak görünmektedir. Kasabada yer alan özel sektör firmaları evlere dağıtmış oldukları tezğahlarla bitmek üzere olmasından yakınılan Bünyan halısı üretimine ve kasaba halkına ekonomik destek olmaktadır.
 
Tarım – Hayvancılık
Kasabada kullanılabilir 3780 dekar tarım alanı vardır. Genellikle arpa, buğday ve çavdar yetiştirilmektedir. Kasabada büyükbaş ve küçükbaş hayvan yetiştiriciliği ve az da olsa arıcılık yapılmaktadır.
İlçenin 17 Km güneyinde düz bir alan üzerine kurulmuştur. Köyün ilk kuruluşu Etiler döneminde olmuştur. Köyün altı yerleşim yeri haline getirilmiş mağaralarla kaplıdır. Aynı dönemde köyün Göz denilen mevkiindeki mağaralarda da Etiler yaşamıştır. Buradaki mağaralarda, odalar haline getirilmiş koridorlarda geçiş yerlerine kapı görevi yapan yuvarlak taşlar vardır. Etilerden sonra köyün Ortaören (örtören) ve Karakışla (karaaşla) denilen mevkilerinde Romalılar (Rumlar) yaşamıştır.Ortaörende mağaranın üzerine kurulan kilisenin temel kalıntıları halen durmaktadır. Üçpınar denilen ören yerindeki mezar yönlerinden Selçuklular tarafından yerleşme olduğu tahmin ediliyor.

Selçuklular döneminde Anadolu’ya İlhanlılar hakim olunca köy uzunca bir süre boş kalmıştır. Köy bu tarihlerde Güllüce mezrası olarak geçmektedir. Mezranın köye dönüşümü 1854 yılında olmuştur. Beylikli Avşarı Obalarından olan Dulkadiroğlu sahasında bulunan İslamlı Yörüklerinden Toklu Cemaati* buraya yerleşmiştir. Mezra köy durumunu alınca Kenar-ı Irmak Nahiyesine (Bünyan) bağlanmıştır. (*Toklu Cemaati: Aydoğmuş Kethüda Veledi Toklu Obası)
...
Bu yıllarda köy Büyük Bürüngüz köyünün yaylası iken 1890-1900 yılları arasında Kuruköprüden gelerek köye yerleşen Alemdaroğulları (Bayraktarlar) vasıtasıyla yerleşim yeri haline gelmiştir. Daha sonra Tuzhisar’dan Karaaliler ile Salguma Köyünden Karamahmutlar gelince zamanla nufusu çoğalarak Bünyan’ın en büyük yerleşim yerlerinden biri haline gelmiştir. Evleri düzgün taş duvarlarla yapılmış sağlam bir yapıya sahiptir.

Köyün ismini çevredeki yabani güllerden aldığı sanılmaktadır.

Toprağının ziraata elverişli olmayışı, arazinin az olması esnaflığı yaygın hale getirmiştir. Küçükbaş hayvancılığın yanında köyün iktisadi hayatında halıcılığın önemi büyüktür.

 
 
İslamlı (İslamlu) Yörükleri
Anadolu’da 1453-1650 tarihleri arasında 89 Yörük ve Türkmen grupları bulunmaktadır. Kayseri sancağında ise o dönemlerde 4 Yörük ve Türkmen grubuna rastlanılmaktadır . (Tablo-1). Bunlar sırasıyla Dulkadirli Türkmenleri, Yahyalu Yörükleri, Köstere Yörükleri ve İslamlu Yörükleridir. Kenar-ı Irmak ve Karataş nahiyelerinde Yahyalu ve İslamlu Yörüklerine bağlı Yörük Türkmen Cemaatleri bulunmaktadır.
 Tablo-1:Kayseri Sancağında Türkmen ve Yörük Grupları1       
Yörük ve Türkmen grupları
Cemaat Adedi
Hane Sayısı
Mücerred
Bulundukları Bölgeler
Yahyalu Yörükleri
222
7.736
2.862
Adana (Karaisalu, Sarıçam), Aydın, Bozok (Boğazlıyan), Develi, Karahisar, Kayseri, Niğde, Tarsus, Ürgüb
İslamlu Yörükleri
73
1.826
487
Kayseri
Köstere Yörükleri
121
2.657
453
Kayseri
Dulkadirli Türkmenleri
1.923
51.534
9.140
Adana, Ankara, Antakya, Antep, Besni, Birecik, Bozok, Diyarbekir, Ergani, Kars-ı Maraş, Kayseri, Kozan, Malatya, Maraş, Özer, Sivas, Urfa
 
Güllüce Kasabasına tarihte yerleşmiş İslamlı Yörükleri Oymakları
Başladık Oymağı:
Oğuz Türklerinin Yıva boyuna mensubiyeti bilinen Başladık Oymağı Yıvalı Yörüklerindendir ve Güllüce mezraını kurmuşlardır. 1520 yılında Erciyes dağı nahiyesinde 39 nefer nüfusları vardı. Güllüce, bugün Bünyan ilçesinde aynı adla bir köydür.
Mehmed Fakih Oymağı: İslamlu Yörüklerinden olan oymak, Mehmed Fakih isimli oba beyinden adını almıştır. 1483 yılında 9 hanedirler ve İslamlu’ya bağlı Boyaluca kışlağında oturuyorlardı. Boyaluca, bugün Kocasinan ilçesine bağlı Boyacı köyüdür. Mehmet Fakih oymağının Yahyalı Yörükleri arasında bulunan bölümü ise 1484 yılında 29 hane idi ve Boyaluca ve Güllüce mezralarında oturuyorlardı. 1500 yılında ise 77 hanedir.[24]
Tokalı Oymağı:İslamlu Yörüklerinden olan oymak, İslamlu’ya bağlı Ağcain ve Güllüce mezralarında meskundu.1520 yılında 46 hane nüfusları vardı. 1584 yılında 35 hanedirler.[30] Kayseri’nin muhtelif yerlerinde çok miktarda Güllüce isimli köy ve mezra adı vardır. Pınarbaşı, Bünyan ve Yahyalı yöresinde aynı ismi taşıyan Güllüce köyü ve mezraı vardı. İslamlu’da bulunan Güllüce mezraının ise Amarat Platosunda olduğunu sanıyoruz. Bu mezra, Karapınar ve Göynük mevkileri arasında bulunuyordu.[31]
Toklar Oymağı:1570 yılında Koramaz nahiyesinde gösterilen oymak İslamlu Yörüklerindendir ve 27 hanedirler. Aydoğmuş /Toklu Oymağı: Adını Aydoğmuş Kethüda Veled-i Toklu’dan alan oymak Toklu oymağı olarak da biliniyor. 1584 yılında 26 hane olarak gösterilmiştir. Killiviran, Emir-i dad, Güllüce ve Ağcaağıl mezralarında bulunuyorlardı. Aynı tarihlerde diğer bir Aydoğmuş oymağı ise yine İslamlu’da Aydoğmuş veled-i Halil’den adını alıyordu ve 10 hane olarak Saka ve Döğer kışlağında kalıyorlardı. 15. Yy başlarında Kuzey Suriye’de yaşayan Köpekli Afşarları’nın beylerinden Ay-Doğmuş’tan gelmektedir. Aydoğmuşlular, daha sonra Sis Avşarlarının obalarından birini meydana getirmişlerdir.Sis bölgesindeki Aydoğmuşlular, 1519’da 91 hane, 7 mücerret nüfus ve 9440 akça hasıla, 1523-4 tahririnde 81 hane, 39 mücerret, 1 imam, 1 pir-i fani ve 5 dervişan nüfus ile 6450 akça hasıla sahip bulunuyordu. 1525-6’da 86 hane, 25 mücerret, 3 sipahi-zade ve 1 pir-i fani nüfus ile 4068 akça hasılı vardı. Göçer-evler olarak kaydedilen cemaat Adana Sancağında mütemekkin olmakla birlikte rüsum-u örfiyelerini Sis Sancak beyine veriyorlardı. 1536-7’de 86 hane, 36 mücerret, 8 sipahi-zade, 3 fukara, 1 imam nüfus ve 7842 akça hasılları vardı.
Aydoğmuşlu Oğlanları adını taşıyan diğer oba ise 1519’da 17 hane, 1190 akça hasıla sahipti. 1523-4 tahririnde 25 hane, 10 mücerret, 1 imam, 14 sipahi-zade ve 1 pir-i fani nüfus ile 2000 akça hasılı vardı. 1525-6’da 25 hane, 11 mücerret, 14 sipahi-zade, 924 akça hasılı, 1536-7 tahririnde ise 39 hane, 10 mücerret, 14 sipahi-zade ve 2157 akça hasılı bulunuyor ve Bürücek mezrasında oturuyorlardı.
Aydoğmuşlular Adana ve Sis’ten başka Aksaray, Dulkadır, Maraş ve Söğüt’te de yerleşmişlerdir. Aydoğmuş Hacılı ve Aydoğmuş Musa adını taşıyan cemaatler ise Maraş bölgesinde görülüyor.
Sis bölgesi Aydoğmuşluları şu obalara ayrılmıştı : Alp-Ağıl-Oğlu, Bahşayışlu, Canbaz (-lı, -oğlu), Çandık, Kara Mehmet (Kara Mihmadlu).
Diğer Sis Afşarı obaları gibi bunlarda göç edip dağılmışlardır. Bunlardan bir kolun batıya gittiklerini yer adlarından takip edebiliyoruz. Isparta’da Keçiborlu ilçesinde bulunan Aydoğmuş Dağlarına ve Aydoğmuş köyüne bunların isim verdiği biliniyor. Ayrıca Konya’nın Dinek, Kırşehir’in Mucur, Ankara’nın Nallıhan ve Afyon’un Çay ilçelerinde de Aydoğmuş adlı köyler bunların hatırasıdır. Sivas’ın Merkez, Tokat’ın Niksar ve Karabük’ün Kurucaşile ilçelerindeki Aydoğmuş adlı köyler onlardan bazı bölüklerin buralarda da yerleştiğini gösteriyor.
Toklar, Türkistan’da çok rastlanan isimlerdendir. Türkistan’da Kundur (Kunduz) Türklerinin, Kırgızların, Türkmenlerin ve Kazakların Tok ve Toklar adını taşıyan boyları vardır:
§Tok: Kunduzların boy adı
§Tok Abay, Tokaç ve Tokay: Kırgızların Togay ve Bugu oymaklarına bağlı oba.
§Toktamış: Türkmenlerin Teke boyuna bağlı.
§Tokalak: Türkmenlerin Teke boyundan Toktamış’a bağlı.
§Toklı: Toktamış’a bağlı.
§Tokmak: Türkmenlerin Çavundur boyuna bağlı bağlı.
§Tok Bulat: Kazakların Ortayüz oymağının Semi Baganalı koluna bağlı.
§Tok Bulat: Kazakların Ortayüz oymağının Konrat ve Kütenci koluna bağlı.
§Tokman: Kazakların Kiçiyüz ve Alimoğlu ve Karasakal koluna bağlı.
§Tokpak: Kazakların Ortayüz, Girey ve Kara Girey’e bağlı.
§Toksarı: Kazakların Kiçiyüz, bayoğlu ve Aday koluna bağlı.
Yıvalı Oymağı: Oğuzların Yıva boyunun adını taşıyan oymak Bozulus aşiretindendir ve Kayseri’nin değişik yerlerine yerleşmişlerdir. Kayseri’de 16. yüzyılda Yuvalı isimli bir köy bulunduğu gibi, Yuvalıoğlu adını taşıyan aile lakapları tespit edilmiştir. Bünyan’ın Güllüce köyüne yerleşen Başladık oymağının da Yıva boyundan geldiği anlaşılmıştır. İslamlu Yörükleri arasında bulunan Yuvalı ise zamanla büyük bir kışlak haline gelmişti. Eylük Fakih, Mehmet Fakih, Hazma bin Bayram Hacı, Mustafa v.i. Göçeri gibi oymaklar Yuvalı adı altında birleşmişlerdir. 1500 yılında 138 haneye ulaşan oymak Karkın ve Kara Yusuf mezralarında oturmaya başlamış, İn ve Yassıkuyu mezralarını da ellerinde tutmuşlardır. 1570 yılında Irmak Kenarı nahiyesi Yörükleri arasında görülen Yuvalı Yörükleri ise Alaca mezraında 41 hane nüfusa sahipti.[31] Faruk Sümer, 16. yüzyılda Kayseri’ye yerleşen Türkmen topluluklarının birinin de Yıvalar olduğuna değinerek şöyle diyor: “Kayseri çevresinde yaşayan Türkmen oymaklarından biri de Yıvalı (veya Yuvalı) adlı 183 vergi nüfuslu bir teşekküldür. Bundan başka Ürgüp dolaylarında da Yıva adlı bir oymak yaşamakta idi. I.Selim devrinde bu oymak üç kola ayrılmış olup bunlardan 46 vergi nüfuslu birinci kol Kışlacık, 48 vergi nüfuslu ikinci kola Kara-Yıvalı (yahut Yuvalı), 41 vergi nüfuslu olan üçüncü kol da Ağ-İshaklu ekinliğinde çiftçilik yapmaktadır.”[32]
Selmanlı /Selmanoğlu Oymağı:Avşar boyuna mensup olan oymak, Zamantı’ya yerleşmişti.[57] Danişmentli Türkmenleri arasında yer alan oymağın 1683-1684 yıllarında Kayseri’de şehir merkezinde Selman mahallesini kurdukları anlaşılıyor.[58] Selmanlu obası 1584 yılında Irmak Kenarı nahiyesinde (Yani Kızılırmak boylarında) bulunuyordu. Seyyidler mezraında 21 hane olarak görüldüler. [59]Zamantı nahiyesinde bulunan Selmanlu oymağı ise 1563 yılında Kalecik / Kalelüce köyünde Ali Beglü Oymağı ile birlikte 64 nefer olarak bulunuyordu.[60] Salmanlıların adı Süleymanlı şeklinde de geçer. Bu ikisi aynı topluluktur. 16. yy’da Kadirli’de bulunan 5-6 boydan birisi de Salmanlılardı. Daha sonra Salmanlılardan önemli bölüklerin dağıldıklarını görüyoruz. 1613 yılında Çankırı bölgesindeki Türkmenler arasında Büyük ve Küçük Salmanlı olarak adı geçiyor. 1691 yılında Batı Anadolu’da bulunan ve Köse İbrahim, Balı ve Kubad Kethüdaların emrindeki Büyük Salmanlılar ile Ali ve Ketiş Oğlu Bekir Kethüdaların emrindeki Küçük Salmanlıların çevre köylere zarar verdiği anlaşılıyor. Bu tarihlerde Büyük Salmanlılar, Köse Musa (Diğer adı Köse Köselisi), Pekmezli, Karahaliloğulları, Fakihli, Güllüce, Keleşoğlu, Emmioğlu, Karahacı Ebubekir, Hacıemir Şamoğlu, Hacı Yusuf, Abdullahoğlu, Abdioğlu, Katipoğlu ve Ceridoğlu, Küçük Salmanlılar ise Ali Kethüda, Hacı Kasım-Oğlu, Kara Bayram ve Kara Bayrak adlı obalara ayrılmıştı.[61]

Bunlardan Köse Musa obası, Sandıklı’da iskan edildi.[62] Kara Halil Oğulları ise 1691’de Hama ve Humus’a iskan edilen oymaklar arasındadır (Hama’da Barin nahiyesinde Akrep ve Rubah köyleri ile Saguna mezrasına). Diğer kısımları da 1730’da Karaman’da bulunan Atlantı’ya iskan edildi.[63] Kara Halilli cemaatinin İfraz’a dahil edilen bölükleri ise 1725’te Adana’da Kurtkulağı’na yerleştrildi. Bunlar, Karaman, Kütahya, Bursa, İçel, Aydın ve Saruhan taraflarına kaçtıysa da tekrar çukurova’ya nakledildiler.[64]Danişmentli Türkmenleri arasında görülen Salmanlıların, 1691 yılında başlayan iskanları 1701’de Keçi Borlu, Geyikler, Sandıklı ve Çölabat kazalarına iskanı ile tamamlandı. Önce mera ve tarlalar yetersiz diye itiraz ettiler. Bunun üzerine tahrir yapıldı ve bölge yöneticilerine emir gönderilerek buna göre iskanları gerçekleşti (1702). Ancak ertesi yıl bir kısmı iskanı terk edip zulme başladı (1703). Uzun uğraşlardan sonra (1708) bunlar tekrar eski yerlerine yerleştiler.Büyük Salmanlılar, Geyikler kazasının Yorgalar, Akça, Yüreğil, Gökçeli, Alacaatlı, Yarımca, Dombay, Eskiköy, Engürük, Yenice, Yeregiren, Seyidli, Budaklı, Karabedirli, Eldere ve Porsama, Sandıklı’nın Kötüağıl, Karakuyu, Karahalilli ve Saidli, Urla’nın Okçular köylerine; Küçük Salmanlılar, Geyikler kazasının Kulu, Haceröyük, Bahşayış, Mayalı, Kuyu, Tulu, Çapalı, Eldere ve Torumlu köylerine yerleşti. Ancak çevreye zararları önlenemediği için 1720’de Rakka’ya iskanları emredildiyse de bundan vazgeçilerek 1728’de aşiretin miri yöneticilerine gönderilen emirle itaatleri sağlandı. Böylece buralara kesin yerleşmiş oldular.[65] Günümüzde Afyon il merkezi ile Sülümenli, Çobanlar ve Işıklar kasabaları bu cemaattendir.[66]Çankırı bölgesindeki Salmanlılardan bazı grupların Yozgat tarafına geçtiklerini anlıyoruz. Nitekim Boz-Ok’ta sakin Selmanlı ve Dede Sülü cemaatine tabi diğer Selmanlı cemaati, içlerinden çıkan eşkıya sebebiyle vergilerine zam yapılmak suretiyle cezalandırılmışlar ve Yeni-İl’e dahil edilerek iskanları emredilmiştir (1714).[67] Bunlardan bir bölük, Davudeli ve Elmahacılı köyüne yerleşti.[68] Onlar, Maraş’ta Gündeşli aşiretine tabi bulunmaktaydılar. Bu Salmanlılar, Kangal ile Hasançelebi arasında bulunan Alaca Han ve Ulaş mevkine diğer cemaatlerle 1723-29 da kendi rızaları ile iskan edilmişti. Ancak bir takım cemaatlerin taarruzları sonucu 1733’te devlete yaptıkları şikayet sonucu Sofular hariç diğerleri iskandan affedilmiştir.[69]Salmanlılar Adana, Aksaray, Alanya, Amasya, Ankara, Antep, Aydın, Bigadiç, Bor, Boyabat, Boz-Ok (Kocalı kazası), Çankırı, Çorlu, Çorum, Çöl-Abat, Çukurova, Danişmentli, Dazkırı, Diyarbakır, Edirne, Eyüpeli, Geyikler, Göksün, Gördük ve Timurcu – Saruhan, Gülnar, Halep, Hamit, Isparta, İzmir, K. Sahip, K. Şarki, Kangal, Kars-ı Maraş, Kastamonu, Kaş, Kayseri, Keçiborlu, Keskin, Kırşehir, Kilis, Kirmastı, Konya, Kozan, Kütahya, Malatya, Maraş, Niğde, Rakka, Sandıklı, Sivas, Sungurlu, Tarsus, Teke, Tire, Yeni-İl, Yenişehir – Aydın, Zamantı ve Zeyne – İç-El’de ve Balkanlarda Kili ve Akkerman, Selanik, Kırcali, Çirmen’de yerleşmiştir.[70]